0 oy
Felsefe kategorisinde (87.2k puan) tarafından
Sofistler neden ortaya çıkmıştır?

5 Cevaplar

0 oy
tarafından
tarafından seçilmiş
 
En İyi Cevap

Sofistler neden ortaya çıkmıştır?

Çünkü değişen dünya, toplumun da değişmesine neden olmuştur ve şimdi yeniden bir toplum yaratmaya gereksinim bulunmaktadır. İşte sofist bunu yapmayı üstlenmiş kimsedir. Bu gezgin öğreticilerin, aynı zamanda kurama dayalı öğretileri (Paideia) vardır ve yeni bireyi ve toplumsal yapıyı eğitimle, aklı temele alarak gerçekleştirmek istemektedirler. Sofistler seçkin yurttaşları yeni ahlaksal-siyasal anlamda bilinçli olarak yetiştirme sorumluluğunu üstlenmişlerdir. Bu nedenle kendilerine sofist, yani “bilgelik öğretmenleri” adını vermişler, uzak yakın her yerden gelerek Atina’da toplanmışlar, böylece kenti, Perikles Atina’sının soylu gençleri tarafından heyecanla karşılanan geniş manevi bir hareketin de odak noktası durumuna getirmişlerdir. V. yüzyılın ortalarında görünen bu gelişmenin felsefe dışındaki nedenleri araştırılınca, bunların başında o dönemde Yunanistan’ın geçirmekte olduğu siyasî-iktisadî kalkınmanın yer aldığı görülür. Perslerle olan savaşlarda üstün bir rol oynayan Atina bu kalkınmanın ağırlık merkezi olmuştur. Bu yüzden, şimdiye kadar Yunan dünyasının kenarlarında (İyonya, Güney İtalya, Batı Trakya) gelişen felsefenin merkezi de uzun bir zaman bu şehir olacak ve Klasik Yunan düşüncesi parlak başarılarını burada verecektir.

0 oy
(87.2k puan) tarafından

V. yüzyılın ortalarında Atina’da ortaya çıkan demokratik gelişme, “bilgi”nin pratik ve sosyal yaşam açısından bir değer bir güç haline geldiği, belli bir eğitim biçimine gereksinimin doğmasına yol açmıştır. Bu aslında sofistik düşüncenin doğmasına yol açan durumdur da. Çünkü demokratik yönetim aynı zamanda her çeşit düşünce akımının serbestçe geliştirilmesine son derece uygun bir ortam sağlamaktaydı. Bu durumdan yaralanmasını çok iyi bilen sofist filozoflar veya daha doğru bir adlandırmayla seçkin hatip demagoglar, büyük bir etkinlik kazanmış ve bir süre için de olsa, pozitif düşünceyi ve “bilim için bilim zihniyetini” âdeta durdurmuşlardır. Aslında “Sofist” (Yunanca: Sophistes) sözcüğü “bilen, bilgili kişi” demektir. Bu bağlamda sophosla yakın ilişki içerisindedir. Ancak zamanla ünlü sofist Protagoras’ın (M.Ö. 481-420) belirttiği üzere, siyasette yararlı olmayı öğreten kimse anlamına gelmeye başlamış, daha sonra da söz söyleme sanatı (retorik) üzerinde ders veren kimse anlamını kazanmıştır. Sofist sözcüğünün bir de, günümüze kadar gelmiş aşağılayıcı bir anlamı vardır. Bu da, Sokrates (M.Ö. 470-399), Platon (M.Ö. 427-347) ve Aristoteles’in (M.Ö. 384-322) sofistlere karşı savaşımlarından ileri gelmiştir. Ancak, bunlar yermelerinde tamamen haklı sayılmazlar. Çünkü sofistler içinde, Protagoras, Gorgias (M.Ö. 483-376), Hippias (?-?), Prodikos (M.Ö. 465-399) kesinlikle ciddiye alınması gereken düşünürlerdir. Buna karşılık içlerinde işi oyuna, safsataya dökenler de vardır. Sofistik düşüncenin bu yönünü Platon Gorgias adlı diyalogunda şöyle betimlemektedir:

Mahkemelerde yargıçları, kurultayda üyeleri, halk toplantısında ya da buna benzer siyasi toplantılarda vatandaşı kandırmak için sözden büyük ne var? Sözün gücünü edindin mi, hekim de, beden eğitimcisi de senin buyruğuna girer; zenginlikler topladığını söylediğin sarraf da o zenginlikleri kendi için değil, konuşmayı, kalabalığı kandırmayı bilen senin için toplamıştır. … söylev sanatı bir kandırma sanatıdır. … başı da sonu da kandırmadır.

0 oy
(87.2k puan) tarafından

Platon ile Aristoteles’in sofistlerde yerdikleri başlıca bir nokta da, bunların para karşılığı ders vermeleridir. O zamana kadar felsefe dar, aristokrat çevrelerde yapıldığı için, bu görülmemiş bir şey sayılmıştır. Böyle bir şey, Platon’a göre, çıkar gözetmeyecek bir araştırma olması gereken felsefenin, bilimin onuruna aykırıdır. Böylece M.Ö.V. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, felsefede yeni bir döneme girilmiş, artık doğa felsefesi yerine filozoflar ilgilerini insan yaşamına yöneltmeye başlamışlardır. Bu dönemde günlük yaşamın gereklerine yönelik “kolaylaştırıcı” bilgilendirmelerin ön plana geçtiği bir eğilim söz konusudur. Her şeyden önce doğa filozoflarının söylediklerinde çeşitli çelişkili ve anlaşılması zor anlatımlar vardı ve daha önemlisi gerçek dünyanın doğasını bilmek sokaktaki insanın yaşantısı üzerinde pek bir fark yaratmıyordu.

Zaten doğa filozofları çoğunlukla doğa hakkında deneysel kanıtlamaya dayanmayan savlar ileri sürmekten ve bunları spekülatif olarak savunmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Oysa artık “bilim” denilen etkinliğin insanın günlük sıkıntılarının da çözümünde işlev üstlenmesinin zamanı gelmişti. “Varlıkların ilk ana maddesi nedir?” sorusundan çok “İnsan yaşamının doğası ve ereği nedir?” sorusu daha anlamlı gelmeye başlamıştı. Kaldı ki o dönemin Atina’sındaki günlük yaşam da, herhangi bir çıkar gözetmeyen araştırmanın gerektirdiği boş zaman ve rahat maddi koşullardan uzaklaşmış, artık her şeyin zorlaştığı ve insan yaşamına ilişkin sorunların kendilerini giderek artan ölçülerde duyurdukları bir hal almıştı. Atina uzun bir refah döneminin ardından, öncelikle kentler arasındaki liderlik savaşlarından yorgun düşmüş, Perslerle yapılan savaşlar ve ağır bir veba salgını sonucu neredeyse tükenmişti. İşte bu durumun bir sonucu olarak, felsefe zorunlulukla pratik bir mahiyet kazanmış, kendisini, içinde yaşadığı toplumu tanımak, gerçek amacının ne olduğunu bilmek isteyen ortalama insan, çokluğun gerisindeki birlik problemine veya “neyin gerçekten var olduğu” sorusuna tümüyle ilgisiz kalmıştır.

0 oy
(87.2k puan) tarafından

Başka bir deyişle, bütün bu olumsuz koşullar çıkar gözetmeyen bilimsel ve felsefî araştırmayı imkânsız kılan bir atmosfer yaratmış ve sağduyu doğa felsefesine karşı büyük bir tepki ortaya koyarken, felsefenin pratikleşmesini ya da insanla ilgili problemlere dönmesini talep etmiştir. Ayrıca aynı zamanda Atina’da demokrasi egemendi ve bu demokrasi her özgür yurttaşın, salt kendisini birkaç yıl süreyle temsil edecek politikacıları seçmesini değil, siyasal yaşama katılımı da güvence altına alan bir demokrasiydi. Bu durum insanlarda devlet işlerini yönetmede etkin rol oynama şansına sahip oldukları duygusunu yaratıyor, siyasal yaşamın gerisinde yatan ilkeleri ve kişinin siyasal yaşamda başarılı olmasını sağlayacak sanatları öğrenmesini güçlendiriyordu. Doğrudan demokrasiyi en iyi bir biçimde ifade eden Atina demokrasisinde, çok sayıda meclis olup, özgür her yurttaşın, siyaset alanında gerekli bilgi ve uzmanlığa sahip olduğu takdirde, buralara seçilme imkânı vardı. Kısa süreler içinde sadece aristokrasiyi değil, fakat demokrasiyi ve hatta oligarşiyi yaşayan Atina’da söz konusu siyasî gelişmelerin entelektüel alanda, felsefede yansımasını bulması kaçınılmazdı. Çünkü yükselen burjuva sınıfının kendisine bu bilgileri sağlayacak insanlara, pratik bakış açısının savunuculuğunu yapacak entelektüellere ihtiyacı vardı.

Bununla birlikte, söz konusu değişimde etkili olan bu toplumsal ve siyasal etmenlerin dışında felsefenin kendisinden kaynaklanan nedenler de bulunmaktadır. Bu nedenlerin önemlilerinden birisi gündelik yaşamın gaileleri içerisinde insanların görünen dünyadan tamamen farklı niteliklerle betimlenen felsefenin açıkladığı dünya ile görülebilen, tadına bakılabilen, işitilebilen ve koklanabilen dünyanın büyük bir bölümünü oluşturan, ikincil niteliklerin oluşturduğu dünya arasında seçim yapmak zorunda kalmalarıdır. Böylece hiçbir gerçek problemin çözümüne yaramayan, salt spekülatif etkinlik olan doğa felsefesi yerini, değerlere ilişkin bütünüyle pratik kaygıların yer aldığı ahlak ve siyasete ilişkin söylemler geçmiştir.

Doğa felsefesinin sonlarına doğru, özellikle Demokritos (M.Ö. 460-370) acı ve tatlı, soğuk ve sıcak duyumlarının salt “uylaşımsal” terimler olduğunu ileri sürmüştü. Şimdi eğer acı ve tatlının, sıcak ve soğuğun doğada hiçbir var oluşu yoksa bunlar yalnızca belirli bir zamanda kendimizi nasıl hissettiğimizle ilintili şeyler ise, adalet ve adaletsizliğin, doğru ve yanlışın da aynı biçimde gerçek olmayan, öznel bir var oluşu olduğunu kabul etmemiz gerekir. Böyle bir sürecin sonunda haklı olarak birçok entelektüelin aklına bu türden sorular gelmeye başlamıştır. Nitekim Anaksagoras’ın (M.Ö. 500-428) öğrencisi olan Atinalı Arkhelaus, buradan hareketle doğada insanla insan arasındaki ilişkileri yöneten hiçbir saltık ilkenin olamayacağını, bunun tümüyle ona nasıl baktığımızla ilgili bir sorun olduğunu ileri sürmüştür.

0 oy
(87.2k puan) tarafından

Arkhelaus’un bu açıklamaları bize sofistik düşünce hakkında önemli ipuçları vermekte ve sofistlerin kuşkucu bakış açılarının olduğunu göstermektedir. Sofistlerin bu kuşkuculukları, geçerliliği büyük ölçüde tanrısal kökenine duyulan bir inanca dayanan yasanın şimdiye dek sorgulanmamış kutsal dayanağını da etkilemiştir. Artık yasalar tanrısal kaynaklı değil, bütünüyle insanların ve insan topluluklarının bir arada yaşamak için geliştirdikleri ve değişebilen kurallar olduğu düşüncesi egemen olmaya başlamıştı. Bu algılayış da doğaldı, çünkü sofistler yaşadıkları çağın çocuklarıydılar ve bu çağda yabancı ülkelerle giderek artan ilişkiler, onlara farklı iklimlerde yaşayan insanların yasaları ve gelenekleri arasında birtakım temel farklılıkların var olduğunu göstermişti. Bu durumda anayasaların gökten geldiğine inanmak oldukça zordu. Yasaların ve ahlaksal dizgelerin tanrısal kökenli olmayıp, yetkinlikten yoksun ve insan elinden çıkma olduklarını savlayan bu başlangıç öncülünden, artık birbirlerinden büyük farklılıklar gösteren değişik pratik sonuçlar çıkarsamak olanaklıydı.

Artık her tür insan eyleminin yalnızca deneye dayandığı ve yarar elde etmek ya da hedefe ulaşmak için başvurulması gereken yollar ya da çareler tarafından belirlendiği görüşü etkin hale gelmeye başlamıştı. Doğru ve yanlış, bilgelik, adalet ve iyilik, birer addan başka bir şey olarak görülmemeye başlandı ve nasıl istiyorsa öyle eylemenin güçlünün doğal hakkı olduğu düşüncesi yaygınlaştı. Doğal olarak, saltık değer ve ölçütlerin varlığı artık yadsınır hale geldi. Bu yaklaşımın felsefenin gelişiminde yarattığı olumlu ve olumsuz noktalara daha fazla değinmeden, M.Ö. 5. yüzyılın ortalarında ulaşılan bu noktada felsefenin mahiyetini anlamaya çalışmalıyız. Bu dönemde artık varlık ya da doğa üzerine çıkar gütmeyen felsefî spekülasyonun yerine, insan geçirilmiş; felsefî ilgi evrenden insana dönmüş, kozmoloji ve ontoloji ile ilgili önemli entelektüel sorulardan insan yaşamı ve davranışıyla ilgili ivedilikle cevaplanması gereken sorulara doğru kaymıştır. Odağında etik ve siyasete ilişkin problemlerin yer aldığı bu dönem, bir anlamda felsefenin gökyüzünden yeryüzüne çekilmesi, başka bir deyişle sosyal hayata dahil edilmesidir. Bu felsefenin belirleyici motifi, insanın bilme ve anlama isteğini karşılamak, merakını gidermek amacı dışında kalan birtakım pratik amaçlar olmuştur. Sofistlerden önceki büyük Grek düşünürlerinin ilk ve son hedefleri saf “hakikati” kavramak, yani gökyüzünde, doğada olup bitenlerin gerçek nedensel bağlamlarını araştırmakken, sofistlerin nesnesini toplumsal varlık olarak insan ve insanın eğitimi oluşturmaktadır. Bu yüzden sofistler hem pedagojinin kurucusu, hem de bilinçli manevi eğitim olarak “paideia” kavramının yaratıcısıdırlar. Sofistler bu bağlamda biçimsel ve ansiklopedik bir manevi eğitim sistemi yaratmışlardır.

Bu eğitim sisteminde bir yandan dilbilgisi, retorik ve diyalektik, öte yandan aritmetik, geometri, astronomi ve müzik yer almaktadır. Bütün Sofistler insan yaşamının nihaî amacının, geniş bir çerçeve içinde ele alındığında, dünyevî başarı olduğuna inanmışlardır. Bu bağlamda, sofistlere göre, toplum temelini bir sözleşmeden, bireylerin ortak iradelerinden alır. Başka bir deyişle, insanların kendilerini vahşi yaratıklardan korumak, tek başlarına karşılayamadıkları ihtiyaçlarını karşılayıp, daha iyi bir yaşam düzeyine ulaşmak için, topluluklar hâlinde bir araya gelmek zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla yasalar tanrısal kökenli değil, insan elinden çıkma ürünlerdir. Buna göre, yasalar ya sayıca çok olan zayıflan kontrol altında tutmak için güçlüler ya da güçlüleri kontrol altında tutmak için zayıflar tarafından yapılır.

Yasalardan başka ahlâkî ölçütler ve ahlâk da, doğal ya da tanrısal kökenli olmayıp, insan eseridir. Sofistlere göre, insanların, toplum oluşuncaya kadar, ne ahlâkları ne ahlâkî ölçütleri ne de yasaları olmuştu; bununla birlikte, orman yasaları egemen olursa eğer, toplum içinde yaşamanın olanaksız olacağı kısa süre içinde anlaşılmış ve dolayısıyla insanlar, güçlülerin, yalnızca güçsüzlerin varlığında ve onlarla birlikte güçlü olmalarından dolayı, güçsüzlere saldırmama, tecavüz etmeme ve onları soymama sözü verdikleri yasaların zorunlu olduğunun bilincine varmışlardır. Ahlâk da insan eylemlerinden doğmuş olup, insanlar tarafından kutsanır ve onaylanır. Yoksa insan varlıklarındaki temel itici güç, ben sevgisi, bencilliktir. İnsanlar doğuştan iyi ve erdemli değillerdir. İnsanlar erdemli oluyorlarsa eğer, bu toplumsal ve entelektüel koşullanmanın ürünüdür.

İlgili sorular

0 oy
1 cevap
6, Kasım, 6 Felsefe kategorisinde Konu Admini (87.2k puan) tarafından soruldu
0 oy
1 cevap
29, Ağustos, 29 Felsefe kategorisinde misafir tarafından soruldu
0 oy
1 cevap
11, Ağustos, 11 Felsefe kategorisinde misafir tarafından soruldu
0 oy
2 cevap
17, Kasım, 2020 Felsefe kategorisinde Konu Admini (87.2k puan) tarafından soruldu
0 oy
1 cevap
11, Ağustos, 11 Felsefe kategorisinde misafir tarafından soruldu
...